EVLİLİKTE DENKLİK

EVLİLİKTE DENKLİK

Hiç anlamadığınız bir kitabı okumayı sürdürmeyi,  üzerinize bol veya dar gelen bir giysiyi giymeyi ya da  odanıza sığmayacak büyüklükte eşyalar almayı düşündünüz mü? Muhtemelen cevabınız “hayır” olacaktır. Çünkü hepimiz giysi, eşya ya da kitap seçerken kendimize ve ihtiyacımıza uygun olanını seçmeye çalışırız. Bir beden küçük veya bir beden büyük bir giysiyle rahat edemeyeceğimiz için tam üzerimize uygun olan giysiyi alırız. Aynı şekilde eşyalarımızı da evimizin büyüklüğüne göre belirlemeye çalışırız, çünkü büyük bir odada küçük eşyalar göze hoş görünmez ya da küçük bir odaya büyük eşyalar sığmaz.   Dolayısıyla yaptığımız bütün alışverişlerde alacağımız şeyin istediğimiz şartları taşıyıp taşımadığına bakar, uygun olanlar arasından hoşumuza gideni ve avantajlı olanı tercih ederiz.  Peki eş seçiminde de bu örneklerdekine benzer bir uygunluk arayışı içinde miyiz, karşımızdaki kişinin sahip olduğu özelliklerle kendimizin sahip olduğu özellikleri karşılaştırıyor muyuz? Yani bu evlilik bana büyük ya da küçük gelir bilinciyle hareket ediyor muyuz? Yoksa yapacağımız tercihte bize uygun olup olmadığına bakmadan hoşumuza gideni ve avantajlı görüneni mi esas alıyoruz. Özellikle de taraflardan birinin üstünlüğünün  ön planda olduğu durumlarda her iki tarafın da kendisine “aramızdaki farklılıklar ilişkiye nasıl yansır, ben böyle bir ilişkiyi taşıyabilir miyim, bu üstünlük  karşısında ezilir miyim ya da haksız bir rekabete mi kalkışırım (  tam tersine karşı tarafa üstünlüğümü vurgulayarak onu ezer miyim ya da bana yetersiz gelir mi )?” sorularını sorması çok önemlidir. Bunları düşünmez ve sadece avantajlı göründüğü için bir evliliğe girersek sonuç muhtemelen mutsuzluk olacaktır ve başlangıçta avantaj olarak gördüğümüz üstünlükler de bir müddet sonra karşımıza problem olarak çıkmaya başlayacaktır.

Gerek yaş, gerek ekonomik seviye, gerek eğitim düzeyi, gerek kültürel yapı, gerek fiziksel görünüm, gerekse inanışlar açısından denk oluş evlilik ilişkisinin daha olumlu şartlarda başlamasını en azından denk olmayışın getirdiği olumsuzlukların önüne geçilmesini sağlayacaktır. Birçok evlilik ilişkisinde eşlerin denksizlik durumunu birbirlerine karşı bir aşağılama sebebi olarak kullandıklarına şahit olmuşsunuzdur. Örneğin eğitim açısından üstün olan kişi eşini “sen anlamazsın, beni anlamıyorsun, sen ne bilirsin ki…” şeklinde eleştirebilir, bu da karşı tarafın  kendisini değersiz hissetmesine yol açar. Aynı şekilde şehirde yetişmiş biri kırsal bir kültüre sahip olan eşini, fiziksel görünümü ve özbakımı iyi olan biri bu açılardan  daha yetersiz olan eşini, ekonomik durumu iyi olan biri ekonomik durumu iyi olmayan eşini … eleştirebilir ve bu eksiklikler evlilikte eşlerin arasındaki ilişkinin niteliğini büyük oranda belirler, neredeyse ilişki bu eksikliklerin dile getirilmesi  ve sürekli hatırlatılması üzerine devam edip gider. Hatta farklı konulardaki tartışmalarda bile konuşmalar dönüp dolaşıp yine bu eksikliklere getirilir. Böylelikle ilişki bir kısır döngüye dönüşür ve genellikle de kişiler bu kısır döngüden kurtulmak için pek bir çaba harcamazlar. Eşlerden biri kendini diğerinden daha üstün görürken diğeri de eşinin bu söylemlerinden ve davranışlarından şikayet etmekle yetinir, ezilen kişi rolünü üstlenir. Toplumumuzda bu üstünlük genellikle erkeklerin lehinedir. Birçok evlilikte erkekler eşlerinden daha üst özelliklere sahiptirler. Üniversite mezunu olmak, çalışıp para kazanmak, daha kültürlü olmak gibi. Tabi daha seyrek olarak bunun tam tersi durumlarda söz konusu  olmaktadır. Ve üstünlük hangi tarafın lehine olursa olsun evlilik ilişkisinde problemlerin yaşanmasına yol açmaktadır. Tablonun böyle olmasına toplum olarak bizim katkımız da azımsanacak gibi değildir. Özellikle de ailelerin kız çocuklarından daha ziyade erkek çocukları için bir meslek planlaması, onların eğitimini ön planda tutması dolayısıyla da erkeklerin kariyer sahibi kızların ise ev hanımı olabilecek kapasitede yetiştirilmesi, kızların kendilerini geliştirmesinin ve bir meslek sahibi olmalarının önünün tıkanması bu tür denksizliklerin ortaya çıkmasına yol açmaktadır. Birçok erkek daha kolay hükmedebileceğini düşündüğü için kendisinden daha alt özelliklere sahip eş aramaktadır. Ailelerin düşünce tarzı da buna paralellik gösterdiği için eşlerin birbirine denk özelliklere sahip olmadığı evlilikler rahatlıkla ortaya çıkmakta az önce de belirttiğimiz gibi bu bir avantaj olarak görülmektedir. Aileler kız çocuklarını zengin, meslek sahibi, kızlarından yaş olarak büyük kişilerle evlendirerek onların sorumluluklarını üzerlerinden atacaklarını düşünürler ve malesef kız çocuklarına da eşlerine sırtlarını dayamalarını önerirler. Böylelikle kadınların toplumdaki yeri de belirlenmiş olur, kendi ayakları üzerinde duramayan ve mutlaka birilerinin onların bakımlarını üstlenmelerinin şart olduğu bağımlı bireyler olurlar.

Oysaki evlilikler eşler arasında ortak bir paylaşım anlayışıyla gerçekleştirilmelidir, mutlak hakimiyetin değil adaletin ve karşılıklı hak ve sorumlulukların söz konusu olacağı bir nitelikte yapılmalıdır. Denk oluş eşlerin birbirini anlamalarını, aynı dili konuşmalarını, karşılıklı bir dayanışma içinde olmalarını sağlayacaktır. Ayrıca her iki taraf da birbirini geliştirmeye çalışacaktır. Denk olmayan eşlerin birbirini anlamaları daha zordur, çünkü örneğin aralarındaki yaş, eğitim veya ekonomik farklar nedeniyle hayata bakışları, olayları yorumlayışları, zevkleri büyük olasılıkla birbirinden farklı olacak ve birbirleriyle sağlıklı ve doyurucu bir iletişime giremeyecek, problemler karşısında ortak çözümler üretemeyeceklerdir.

Toparlayacak olursak, nasıl ki en küçük ihtiyacımızı bile karşılarken tercih edeceğimiz şeyin bize uygunluğuna dikkat ediyorsak  evlilikte de  bu hassasiyeti göstermeli, evliliğin hayatımızdaki en önemli paylaşım olduğunu unutmamalıyız ve toplum olarak da “hayırlı kısmet” anlayışımızı denklik kavramı çerçevesinde yeniden tanımlamalıyız.

 

 

Uzman Psikolog Yıldız ŞENGÜL BİLGE

Yorumlar kapalı